16 Haziran 2015 Salı

pek sevgili blog sayfam;

Ne kadar uzuun zaman oluyor vakit ayırıp da sana yazmayalı.
Bazıları "hevesin geçti, herhalde" dese de onlara kulak asmıyorum.
Sadece yazdıklarımın kişisellik derecelendirmesi konusunda bazı endişeler taşıyorum.
Malum akıllı telefonlar, sosyal medya hesapları ve google gibi arama motorları sağolsunlar, herkes herşey hakkında fikir ve bilgi sahibi.
Her gün yeni bir uygulamayı kurcalıyor ve dost sohbetlerimizde bile gündem maddemiz haline getiriyoruz.
Teknolojiyle gelişiyoruz ama sanki biraz da kirleniyoruz gibi.

Kimi zaman sinirleniyorum birilerine, aileme, arkadaşlarıma, eşime, işime, patronuma, iktidara, muhalefete...
Ya da üzülüyorum gençlerin ve çocukların ölümüne, kayıplara, adalete ve adaletsizliklere.
Geçiyorum bilgisayarın karşısına yazıyorum da yazıyorum.
Yayınla'ya tıklayamadan dalıyorum daha derin düşüncelere.
Şimdi yazdım ya birileri gücenir mi, gereksiz yere üzerine alınır mı, birileri birilerine mesaj verdiğimi mi sanır, ya da işine geldiği gibi mi kullanır, başım belaya girer mi gibi envai çeşit sorulara cevap arıyorum.

Dedim ya,  "herkes her şey hakkında fikir sahibi" ve daha da fazlasını isteyecek kadar hırslılar. Herkes yargılamanın daha da kötüsü yazılanları şahsi fikir ve stratejileri  doğrultusunda manüple etmenin doğal hakkı olduğunu düşünüyorlar.

Kamusal alanda "kendin olma" konusunda bazı çekinceler yaşadığım için uzun zamandır yazıp da yayınlayamıyorum.
Oysa ki yazmak, kafamdan geçen binlerce düşüncenin kaos formundan çıkıp anlam ve kavram şekline bürünebildiği eşsiz bir rehabilitasyon yöntemi bana göre. İşin garip tarafı sanki, "yayınla"dığım ve paylaştığım zaman varlıklarını kanıtlıyorlar.  Düşlerim ve düşüncelerim vücut buluyor ve nefes almaya başlıyorlar.
Geçmiş yılın ajandasında tutulmuş günlüklerden daha çok daha gerçek oluyorlar.
Gerçekliğin dayanılmaz tatmini midir, beni bunları yazmaya iten yoksa, "ben de varım ve yürüdüğüm hayat yolunda bir iz bırakıyorum" duygusu mu, bilemiyorum.
İz bırakırken, hem aydınlığa çıktığım için mutlu hem de hala gizlenebildiğim için tedirginim.

Hem çocuk hem de yetişkin olabilmenin verdiği ikilik gibi.
37 yaşındayım sayısal olarak, içimdeki bahar ise sanki 17. Ortalamasını alırsak ruhum 27 yaşında sayabilirim kendimi.



Hayatım; değişim rüzgarının bazen lodos, bazen de tatlı bir meltem olarak yüzüme vurduğu, ağaç dalına asılı boş bir salıncakmış gibi görünen değişik bir döneminde. Yaşadıklarımı bir sınav olarak görüyor; C (-) mi, A(+) mı olacak notum Allah bilir ama geçeceğime dair inancımı kaybetmiyorum.

Dinlenmek için değil, gelişmek için durduğum bu noktada “hayat boyu öğren”, “kendini her koşulda yenile” , “enerjini hayallerinle besle” ve “asla olduğunla yetinme” ilkelerimle güneşi selamlıyorum...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails