9 Haziran 2016 Perşembe

matematiksel gündem...

Hocam;
Şimdi ben çalışıyorum ve bir çocuğum var o da kız. Bu durumda bi kadın olarak tam mıyım, yoksa 3/4 mü sayılıyorum? Erkek doğuraydım 1,25 sayılır mıydım? Ben x olsam, kocam y; bi kızım ve bi oğlum olsa x>y olur muydu?
Bütün bunları düşünüp, tartışmak yerine Allah'ın verdiği aklı insanlığa faydalı şeyler için harcasaydık; açlığa, yoksulluğa ve Hastalıklara çare bulabilir miydik?
Bizim "kadın"lığımızı konuşacağınıza "insan"lığınızı sorgulasanız daha adil bir dünya olmaz mıydı?
Kafamda deli sorular...

26 Mayıs 2016 Perşembe

kaçıııın, bahar geldiiiiii!...

Bir süredir sürünmeli geçirdiğim bol öksürüklü, alerji tabanlı solunum rahatsızlığımdan aldığım dersleri sizlerle paylaşmak isterim.

Baharda hasta olmak benceee;
- Bahar, çiçeklerin, kelebeklerin ve doğanın uyanışından ziyade alerjilerin tavan yaptığı güzide bir aydan zevk alamamaktır.
- Bahar alerjisi dediğin; sadece hapşırma ve göz yaşartmadan ibaret olmayan, hava ve nem durumu gibi değişkenler sayesinde bronşlarınıza hızla enfeksiyon yerleşmesini sağlayabilen ağrılı bir süreçtir.
- Şirket doktorunun 3 m öteden ağzınızı açtırıp baktığı, "bademcikleriniz büyümüş" diyerek  parasetamolü dayadığı uzman(?!) görüşlere aldanmamayı öğrenmeniz çok önemli bir detaydır.
(Süründüğünüzle ve gereksiz ilaçları yuttuğunuzla kalıyorsunuz, ben ettim siz etmeyin.)
- Dayak yemiş, üzerinizden bizon sürüsü geçmiş gibi hissederek görüştüğünüz aile hekiminizin "keşke bi doktora gideydiniz" sitemiyle "klimadan ve yeşilliklerden uzak durun" tavsiyesi karşılığında boynu bükükler modunda iki günlük raporunuz dahilinde, belki bahar geçiverir iki güne umuduyla evde devrilip yatma lüksüne(?!) sahip imrenilen insan olmak gerçekten gurur verici bir durum.
- Ota boka kaşınıyor olmanız ise küçük bir detay olarak kalır, önemsemeye bile değmez.
- İş başı ve baharın hala devam ettiği gerçeğiyle yüzleşip ofise vardığınızda size inat dışarısı 40 dereceymiş gibi coşkuyla üfüren klimalarla buluşmanız ve bu memnuniyet ifadeniz kesinlikle fotoğraflanmalı, ele güne ibret olarak paylaşılmalıdır.
- "O kadar hastasın e hala sigara mı içiyorsun?" Eleştirilerine maruz kaldığın kişilerin tencere dibin kara benimki senden tadında olması sinirlerinizi hoplatsa da gülümseme olgunluğu tanrının size verdiği eşsiz bir hediye.
- İşe dönüşte çalışma arkadaşlarından gelen "nasıl oldun?" Sorusuna "daha iyiyim, çok şükür" dediğinde "iki hapşırığa rapor ooh ne ala memleket" bakışına maruz kalmak, " ya işte hala ağrılarım var, öksürdükçe bi batma hissi var çok canımı yakıyor" dediğinizde de Cem Yılmaz'ın "aynısı kaynımda var" edasıyla cevaben gelen 298 cümlelik yorumu dinlemek de cabası.
- Birinci derece akraba statüsündeki kuzen kına ve düğününe "gitmesen olmaz-kırmızı kod" antibiyotikleri yutup gitmek,  21 kiloluk koala yavrusu sırf utandı diye  sürekli kucağında taşımak, aman bi de ağlamasın mızmızlanmasın diye ömrü 3 saat olan uçan balona ve trilü trili diye öten ve pili bitse de  kurtulsak dediğin plastik bir telefona dünyanın parasını ödeme zorunluluğu tadından yenmez durumlardan.
- Ve elbette hasta, bitkin olmana rağmen çoçuk aç kalmasın diye yemek yapma, onunla enerjini toplayıp bir nebze dahi olsa ilgilenebilme azmi, iş stresi ve insan stresini Naim Süleymanoğlu edasında kaldırmaya çalışırken; bilmem kaç yüz kilometre ötede iş gezisinde olan sevdiceğininin kıymetini bir kere daha ve katbekat anladığınız özlem dolu kavuşma anının geri sayımını yapmaktır.

19 Nisan 2016 Salı

hayat kısa de, yaşamana bak...

Yok anacım ohooo daha zamanım var deme, hayallerini de erteleme.
Hayat dediğin bir dinamit fitili.
Ucunu bi yaktın mı, sonu hemen geliveriyor.
İş mi? iş senin aracın, para kazanma aracın. işini yapacaksın, maaşını alacaksın.
İşi işte bırakıp, hayat mesaine devam edeceksin.

Sevgiline, anne ve babana, kardeşine varsa kocana ve çocuğuna harcayacağın zamanı boşa harcama. Musluğu açık unuttuğunda ziyan olan su gibidir yaşam.
Bir gün kabında, bir gün toprakta.
Bunu ne zaman anlarsın?
Sevdiğin birini kaybettiğinde,
Sağlığını kaybettiğinde,
Zamanın ve enerjin azaldığında...

Bugün 19 Nisan anlama ve kavrama günün olsun, kalk bir yüzünü yıka ve pencereni aç.
Yeni hayatına merhaba de.
Hadi beni bir dinle,
hadiiii....




18 Mart 2016 Cuma

bahar geliyor...

Yani gelmek üzere. Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır derler ya, bizim tobi jr. için de tam iyileşti diyoruz, sonra bir ateş, bol sümük, biraz öksürük.
Geçtiğimiz pazartesi akşamı ateşlendi ve bu geceye kadar ateşi sürekli tekrar etti. Gündüzleri halsiz, mızmız ve iştahsızdı. Ta ki bugüne kadar ve nihayetinde yarın okula haftanın sonu da olsa gidecek ve ben de işe gidebileceğim.

Evlenmeyi düşünenlere, yeni evlilere ve hayatlarını bir bebekle taçlandırmak isteyenlere (naçizane kelimesi yerine acizane olarak kullanmakta ısrar eden bir güruhun içinde çalışsam da) naçizane tavsiyem;  anacığınız gençken ve sıhhatliyken çocuk yapın. Önce gezin tozun da suyunu çıkarmayın.

Bendeniz 30'a iki kala evlendim. 2 derken yıl değil bildiğiniz iki gün kala. Tobi jr. 'ı kucağıma aldığımda  33 yaşımdaydım. Çalıştığım için 5. ayda bakıcı kavramı ve kendisiyle tanışarak 2 sene kadar saadet dolu günler yaşadık. Evi toparlayan, arada yemek yapan, elbetteki bebeğimize ultra özenle bakan, ütülerin hakkından gelen süper bir bakıcımız vardı.
Minik kuş 2,5 yaşındayken beyimin işi sebebiyle İstanbul'a taşınmak durumunda kaldık ve bakıcımız da Bursa' da kaldı. Kıymetini yokluğunda anladım. Ev denilen mekanın sürekli dağılan, kirlenen ve devleşen bir organizma olduğunu farkettim. "3 kişi bir evi ne kadar dağıtabilir "derseniz. "o hooo" diye cevap verebilirim.
Bugün hasta bıdık az biraz uyudu da ben de evi azcık ucundan toparladım. Bu tertip ve düzen eylemi öncesi mutfağımız nagazaki, salonumuz ise hiroşima gibiydi. Şişman olmasa da iri adam, küçük çocuk ve bendeniz işten kaçan annenin toplu eseri.

fotoğraf temsilidir. (başka bir dağınık ev günümüzden)

Oysa ki minik kuş hasta olduğunda koşup gelecek annem (sağlık sebebiyle kadro dışı) olsaydı. toruncağızıyla oynarken iki taşım yemek kaynatsaydı. Ben de işe gidebilseydim ve geldiğimdeki tek derdim minik kuşa yemek yedirmek olabilseydi. İşte "gezin, tozun ama suyunu çıkarmayın" noktasına burada geliyoruz.

Gencim ayaklarına gezenlere, daha mastırım var diyen idealistlere, çocuk çok da gerekli değil bu dünyaya çocuk getirip ne yapacağız diyenlere, kendini hazır hissedemeyenlere diyeceğim şudur ki; hiç öyle atıp tutmayın.

Gençken yapılacak en verimli şey çocuğun körpeyken doğurup yaş aldığında rahat etmek olduğunu az buçuk geç öğrenmiş bulunuyorum. Ben de çok artistlik ettim zamanında şimdi tükürdüğümü yalıyorum.

İdealizim bir yere kadar önce yap çocuğunu sonra yaparsın doktoranı.İnsan çocuk shaibi olduktan sonra zamanını idareli ve verimli kullanmayı da öğreniyor. Bir kere organize olma yeteneğin gelişiyor. Aynı anda alt açma, şirinlik şebeklik yapma, mama soğutma ve kusmuk temizleme gibi işleri uykusuzluktan geberdiğin bir anda düşünüp uygulama sırasına koyabiliyor ve yapabiliyorsun.

"Çocuk gerekli mi vallahi biz düşünmüyoruz" diyen çok bilmiş entel dantel arkadaşlar; kendinize gelin. Yok öyle bi dünya bir gün gelecek biyolojik saatiniz zırıl zırıl çalacak ve komşunun bebeğini ekmek arası yutmak isteyecek kadar delireceksiniz. Unutmayın bu doğamızda var ve zamanı geldiğinde spermdi yumurtaydi, ısıydı çatladıydı diye takvim tutarken bu söylediklerimi hatırlayıp,  " ne de haklıymış"diyeceksiniz. Ahanda buraya yazıyorum...

Kendini hazır hissedemeyen arkadaşım;  sor annene  "o çok mu hazırmış seni yaparken". Konu çocuk sahibi olmak ise  hazır olmak diye bişi yok. Koşulları hazırlamak belki birazcık gereklidir de, okul fonu oluşturmadan da doğurabilirsin. Yani en az 2,5 sene evde bakılacak yani okul için kasacak zamanın var. Az ye mesai yap, ek iş yap, emeklilik öde, beyin taksiye çıksın falan. öyle atla deve değil yani. bahane üretme ve üretime geç ;)

Ama bu yazının ana fikrini kaçırma. Bunları anacığın, teyzeciğin, ablacığın, kuzenciğin, yeğenciğin gibi bi şekilde elinin uzanabildiği, terichen gündüz ev mesaisi yapan insancıklarla maddi manevi bağlantını kesmemen.

Çocuk ateşlenmiş ve çok önemli bir sunumun termini mi yaklaşıyor?
Benim gibi elinde ateş ölçer, altında pazen pijama ve dağınık saçlarla far görmüş tavşan gibi kalakalma. Bak şimdi yarın soracaklar, ne oldu bizim iş? diye. Küçük Emrah gibi boynumu büküp dudağımı mı büzsem,  atara atar gidere gider zeytinyağı mı olsam. Her iki senaryoda da hem haklıyım, hem haksızım. Haklıyım: bakacak, ilgelenecek başka kimsem yok.  Haksızım: "bu üç aydır kaçıncı? bir çocuğu olan siz değilsiniz tobi hanım" cümlecikleri ile vurur yüze ifadesi ne desen boş bir tanesi.

Ha bu arada, bu akşam çok sevdiğim iki arkadaşımdan bir çift, bir tek bebek müjdesi aldım. Allah isteyen diğer arkadaşlarıma nasip etsin de güzel haberlerini alalım.
Bunca lakırdı bahanesi bol olanlar için, benden söylemesi...

12 Mart 2016 Cumartesi

Evren'den "nikkentobi"ye mesaj...



Geçmişten mektup almak gibi bir şey, dijital kayıt oluşturmak.
Mesela sene bilmem kaç(muhtemelen 2011), yazmışım tumblr'a; çok daha güzel ifade etmişim hani övünmek gibi olmasın. Hoop karşımda.
Yani hep gudubet değilmişim ben bu sanal dünyada.
Son dönemlerde hayat yoğunluğundan mıdır, yorgunluğundan mıdır bilinmez. Hep bi serzeniş, çemkirme ve iç döküş.
Kendimi okumaktan sıkıldığım anda çıkıverdi karşıma. Evrenin bana mesajı değildir de nedir bu?
"Tobicim bak  hayat güzel, bahar geldi, kendine gel azıcık. Çok şükür dünyalar datlısı, kaymaklısı kızın kendi deyimiyle "koskocaman 5 yaşında", böcük bey pandan 40'lık bir delikanlı sanat dünyasında emin adımlarla ilerlerken bir de araba yapabiliyor, e sen de sosyallikte aktiflikte bu ara hiç geri kalmıyorsun. Ayağını denk al ve kendine gel" demenin bin bir işaretini gönderiyor.

Eşek değilim ya, anladım ben onu :D

9 Mart 2016 Çarşamba

hayatı tasarlamak...

"Tasarım engellerle karşılaşınca yapılır" demişti, üniversitedeki kıymetli bir hocamız. Ve eklemişti; "tembeller yaratıcıdır" diye. İşte ben bu iki cümlenin ayaklı temsilcisiyim.
Tembel yaratıcı ve sürekli engellenen insan.
"Yaşım kemale erdi  ama hala ergen gibi mi düşünüyorum" mu sanıyorsunuz? Tam tersi yaşımın olgunluğuyla ergen gibi isyan ediyormuş gibi görünsem de derinlerde yüksek seviye bir kabullenişin sancısını çekiyorum. Kabulleniş olgunluğun en önemli adımı bence.
Olayları, süreçleri, sonuçları, insanları kabullenebilmek ise işte bu da olgunluğun nirvanasına ulaşmak elbette.
Yani bende henüz oluşmayan durumun özeti. Olgunluğumu emeklerken, olmam gereken ve olduğum arasında sıkışmış bir durumdayım. Mandıra filozofunun dediği gibi; "istifa edemiyorsan özgür değilsin" gerçeğiyle burun burunayım.
İş mi tek mesele, elbette hayır.
Olayın baş kahramanı benim. Benliğim...
Yaşasın çevremde onca spotluk insan varken başrol ve odak nihayet bende. Leonardocuğum da nihayet Oscar heykelciğine kavuşmuşken, ben ayna elimde "ben kimim" sorusunu yansımamda arayıp, gözlerimin kenarlarında miniminnacık çizgiler keşfediyorum.
Sonra asıl soru kulaklarımda çınlamaya başlıyor;
"Kim değil mesele olduğun kadarsın işte. Seni sen yapan ruhunu neyle besleyeceksin ve daha ne kadar bekleyeceksin?"

Sevgi dolu eş,
söz dinleyen evlat,
tek gerçek dost kardeş,
özverili anne,
çalışkan personel,
yardımsever iş arkadaşı,
sırdaş arkadaş.

olmam gerektiği gibi oldum, daha ne yapmam gerekiyor vallahi ben de bilmiyorum derken alıyorum yine aynayı elime.
"Aaaa, kendimi unutmuşuuum. Ama kendim olmak bencil olmak demekti,  ama kendini düşünmek kötü evlat demekti, ama kendi kafama göre yapmak yanlıştı, hayat bana olması gerekeni zaten  vermişti, ben de yetinmiştim. peki o zaman bu kadrajda kendimi göremiyorum?"

Önce al eline bezi, gözlük camlarını sil ve iyice temizle. kirden pastan arın ki, önünü gerçekten görebil. Gördüğün herşey hoşuna gitmeyecek elbette ama işte kabulleniş burada başlıyor.  Aynaya bak, sağında ve solundakilere bak, karşındakine bak. İçini gör, aslında sana ne söylemek istediğini dinle, analiz et.
Topladığın veriler hoşuna mı gitmedi. Yapacak bişi yok. Kabullenişin ikinci evresi. Herkes Olduğu ve hatta olabileceği kadar ve sen nasıl değişmeyeceksen, onlar da değişmeyecek. Değişimin sadece süreçlerde işe yaradığını unutma. Demirbaş olan karakterdir ve değiştiği çok nadir görülür.
Bunu da kabullendin mi, bravo sana evlat.

Şimdi sıra karar vermede.
Görmeyi öğrendin, analiz ettin ve değerlendirdin. Karar en zorlu evreymiş gibi gelir ama bundan öncekileri gerçek anlamda aştıysan zaten karar vermişsin demektir.  Karar da mı tamam?
Sıra doğru zaman dediğimiz koşulların en şukela hale geldiği zaman. İşte o biraz şans, biraz öngörü yeteneği, biraz da alt yapı çalışması demek çekirge.

Tüm bunları biraraya getirince hayatını tasarlamış oluyorsun, kurgulamak sahne sahne kafanda çekmek gibi bişi ama tasarlamak aynaya bakmak değil de içinden geçme macerasına atılmak gibi. Nereye çıkacağını bilmesen de doğru yolda olduğuna inandığın o his.  Şaheser olmasa da sen yaptığın için güzel olan. Dağın zirvesine ulaşmak için ter döktüğün ve manzarasına hayran kaldığın o dar patika, o macera.
Şimdi al kalemi kağıdı eline geç aynanın karşısına haydi tasarla.
Ya da geç televizyonun karşısına adadakileri seyret, tercih senin...

"Seni sen yapan şey tercihlerindir" demişti birisi ama hatırlayamıyorum kimdi?..




28 Aralık 2015 Pazartesi

Benim hayatım bir harika...

Benim hayatım bir harika...
Her öğün portakallı Ördek yiyor, canınız çekmesin diye fotoğraf paylaşmıyorum. Aslında Adriana Lima gibi vücudum var ama göze gelmemek için göbeğim varmış gibi yapıyorum. Evimiz içerden tripleks ama apartman görünümünde. Hizmetçiler uşaklar cirit atıyor ama siradan görünmeyi sevdigimden arada ütü falan yaptığımı söylüyorum. 
Sabahtan Akşama kadar eğleniyor ve mutluluktan sarhoş oluyorum. Benim hayatımda bebekler, çocuklar ölmüyor, tvde yarışma programı seyredip ne kadar mükemmel bi hayatım olduğu için şükrediyorum. Canavarlar ve kötüler çok şükür ki masallarda var. Laf aramızda Üst triplex komşumuz Süpermen ve eşi gazeteci Lois Lane. Yani hem bize bişicik olmaz hem de koskoca gazeteci yalan mi diyecek? 
O herşey yolunda derse yolundadır. Geri kalan kahrolası fotoşop.
Allah herkese benimki gibi harika bir hayat nasip etsin, innnşallah 😍

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails