26 Aralık 2014 Cuma

Taşınmayalım, kök salalım hatta kazık çakalım...

Ha bugün, yok yarın, bilemedin 10 dakika sonra derken, Eylül'den bugüne yazamadim ya. ohooo yine neler birikti neler?
efenim ev eşyalar, taşındıydık bitti derken, hoop annemler diyarında bir taşınma telaşı. Taşımacılar herşeyi toplayacak amaan rahat olalı derken, taşımacı abi elinde 3 tane plastik sepet ve o meşhur bohçalık örtülerle gelivermez mi?
-kutu?
-e siz toplayacaktiniz ya.
-siz hiçbirşeye ellemeyin, biz ona göre hazırlıklı geleceğiz demediniz mi?
-siz taşımayın biz taşırız abla, dediydik.
-e, zaten siz evden eve nakliyatsınız, niye biz taşıyalım ki?
-evi siz toplayacaksiniz demeliydiniz.
-e, öyle dedik zaten.
-hıı yanlış anlaşılma olmuş o zaman. ee napcaz şimdi?
-kutu falan bulun da toplayalım madem.
-kutu yok abla biz başka bir yere yolladık ekipmanı ve diğer arabayı. (böyle bir ekipman ve aracın varlığı şüpheli tabi)
-e kutular ve ekipmanla ne zaman gelirsiniz?
-haftaya salı falan anca. (günlerden perşembe bu arada)
-olmaz, bizim bugün bilemedin yarın halletmemiz lazım, hafta içi olmaz artı erteleyemeyiz.
-o zaman siz de ucundan tutun çöp poşeti falan bulun onlara koyalım. yalnız dikkatli olmak lazım onlar da yırtılabilir.
- kutu da bulacağım, poşet de. ama onlar yırtılırsa ben de sizi yırtarım, ona göre.
diyerek; konu komşudan kutu, koli,çamaşır sepeti, hurç ve marketten battal boy çöp torbaları bularak bir günde ev taşıdık. annemi allahta sabahından yeni eve oksijen aletleri ve yatağıyla yerleştirmiştik de bir de onu düşünmedik.
Evden eve nakliye kavramı sadece büyükşehirlerde gelişmiş. Gölcük daha bu sistemle henüz tanışmamış. Laftan anlama sıfır, vaat etme süper, gerçekleştirme sıfır, kriz yaratma süper, çözüm üretme sıfır. bir de üstüne "abla biz bu paraya anlaşmamıştık, bu elli lira eksik" deme pişkinliği süper, "e kardeşim söz verdiğin herşeyi yanlış anlamışın da bir bu mu kalmış hatırında" deyince mahçubiyet sıfır.
Bana kalsa yarısını verirdim ya, dua etsin ablam saftirik.
Bir  de o elemanların günahı yok ki, ne denirse onu yapıyorlar. Gık demeden çalıştılar, Allah razı olsun. O sözde evden eve nakliyeci yüzünden başkasının emeğini sömürmek bize yakışmaz dedik, evi taşıdık, kapıyı kapattık ve yağmur başladı. iki gün de yerleştirmeyle geçti. Ama benden de geçti anacım. yok bundan sonra ev taşımak falan. oturduğumuz yerde kalalım. Yok küçükmüş, büyükmüş ben anlamam. Gak geldi taşınmaktan.

Bir daha taşınmayalım, kök salalım hatta kazık çakalım...

19 Eylül 2014 Cuma

taşınmaca...

Her yerde boş-dolu koliler, koli bantları, cd kalemi, makas vb.
derliyoruz, topluyoruz, yıkıyoruz paketliyoruz.
Çılgın bir hazırlık başladı.
Yarın berkito bağımsız cumhuriyetine taşınacak ve bizim de depoda istirahatteki eşyalarımız gelecek. Bugün kutu kutu pense, akşama bir temizlik, yarına nakliye, temizlik ve kutu açma organizasyonumuz var, yardıma bekleriz :D

17 Eylül 2014 Çarşamba

vurun Koton'a...

Ne yapmış yeni kampanya yapmış, yeni billboardlar asmış, "çocuk kafası  çocuk modası" demiş, yeni fotoğraflar çektirmiş, e güzel de olmuş. Koton Kids'in Gap'ten, Zara'dan, Mango'dan, Benetton'dan ne eksiği var. Tasarımsa tasarım, kaliteyse kalite.
Son bir haftadır öyle yazılar okuyorum, öyle anket mailleri geliyor ki, sanırsınız Koton çocuk pornosu yapmış. Eleştiriler almış başını gidiyor, yok efendim "çocuklara alışveriş kültürü aşılıyorlar", yok "kadınsı roller biçiyorlar", "çocuk istismarı yapıyorlar" diyen bile olmuş.



Ben mi göremedim, yoksa birileri ciddi anlamda neden bilmem anti Koton kampanyası mı yapıyor?

Hadi diyelim ki gerçekten çocuklara kadınsı roller biçtikleri, alışveriş kültürünü aşılayacak ilan yapmış olsunlar (ki alışveriş torbasında baton ekmek'le nasil bir anlam çıkıyor anlamadım), yıllardır Zara, Mango, Gap gibi markalar zaten bunu yapıyor hiç kampanya fotoğraflarına göz attınız mı?  Bunlar yıllardır mağazaları, reklam kampanyaları ile gözümüzün önündeler. Küçük kadınlar,
asi erkekler, elele kolkola pozlar...





Eğer mevzu gerçekten çocuklarımızla ilgiliyse hepsine birden isyan edelim.  Toplumumuzu, devletimizi, mahallemizi uyaralım, koruyalım. 

Deli'nin biri bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış hesabı. 
Eğer Koton yaptı diyeyse tüm bu muhabbet, madalyonun arkasına bir bakalım, asıl nedenler için. 
Oğlanın eli kızın omzunda diye mi, kızın okul eteği kısa diye mi bu kadar öfke? 
Belki de Koton yeni kampanyasını A ajansıyla değil de, B ajansıyla yaptı diyedir. 
Belki de Kabataştaki saldırganlar Koton binasına kaçmıştır da ondan istismarcıya çıkmıştır isimleri. Ya da sahibi oldukları boş arsalarını hibe etmeyi düşünmemişlerdir birilerine, "haydi kızlar toplanın alalım fotoğrafları, yerden yere vuralım" demiştir başka birileri.  

Sebep neyse  ne ama çocuk istismarı ciddi bir suçlama. "moda neyse onu giyerim"  Sloganı ile yayınladıkları reklam çalışmalarına verilen tepki karşısında Koton yetklileri açıklama yaparak, billboardlarını hemen değiştirmiş ama yetmezmiş, özür dilemeliymiş. 
Önce 13-14 yaşında çocuklara tecavüz eden, evlenen, destekleyen koca adamlar bir özür dilesin bakalım. 
Koton da varsa bir günahı, ödesin de. 
Emsal olsun diye de kazığa oturtup yakmayalım di mi? 
Ne yazık ki çocuğun kolunu kızın omzuna attığı 3. fotoğraftaki sahne için "oğlanımız yeterince cool ve bunu ödülünü alıyor" gibi ifadelerle yorum yapan güzide blogcu arkadaşların ifade tarzları her ne kadar hoşuma gitmese de, kız çocukların erken kadınlaştırılmasına, oğlan çocuklarının erkekleştirilip kadınlara eşya muamelesi yapmasına ben de karşıyım. 

Ama 16 yaşında gelin olan kızlara daha çok üzülüyorum. Benim 16 yaşındayken kurduğum hayallerle onların gerçekliği arasında dağlar kadar fark var.

Koton'da mı çalışıyorum, hayır.  Kar ortaklığım mı var, hayır. Sahiplerinin sempatizanımıyım, hayır. (sahibi kimdir, kimlerdendir haberim bile yok.)

Ben sadece "ben öyle düşünüyorum, öyleyse tü kaka" deyip de, bunu araştırmadan incelemeden aşırı tepki verenlere, şakşakçılarına kızıyorum. 
Bir reklamcı, pedagoji eğitimi alan bir resim öğretmeni çok daha önemlisi 3,5 yaşında bir kızı olan bir anneyim. 

Yazılıp çizilenden daha iyisini bilen, çocuk istismarı konusunda akademik seviyede bilgisi olan ve  söz konusu itham konusunda göremediklerimizi gören biri varsa, lütfen görüşlerini bildirsin. 
Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp...


11 Eylül 2014 Perşembe

Bursa'da GO turnuvası var, haberin var mı?

Hemi de 7.si düzenleniyor.
Yedi senedir turnuva düzenleyen go oyuncularından oluşan bir grup var ve senin haberin yok öyle mi?

Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp, haydi kalk bakalım, takvime işaretle. 20-21 Eylül'de Mudanya Esman Butik Otel'de
7. Ulusal Bursa Go Turnuvası'na bekliyoruz. :)



"aa ne bilmemesi, ben biliyorum da oynuyorum da diyorsan, kayıt ve bilgi için bir tık buraya...

6 Eylül 2014 Cumartesi

o bir küçük hanfendi :)

Tobi jr. büyüdükçe ihtiyaçları da büyüyor. Kuzucuğumu pembe dışında renklerle giydirmekte oldukça zorlanıyorum. Çünkü Zara ve Gap dışındaki markaların çoğu kız çocuğune pembe ve balerin deseni, erkekler için de denizci desenleri kusuyorlar. Ben de bol bol yurtdışındaki markalara bakıp bakıp iç geçiriyorum. Türkiye'de satışları olsa kapılarını aşındıracağım bir kaç markayı paylaşmak istiyorum sizlerle...
ilki "misslemonade", basit güzeldir derler ya, işte ben buna bayılıyorum.


ve ikincisi,




25 Ağustos 2014 Pazartesi

Düğün dernek...

Malum Ramazan ayı bitişiyle düğün sezonumuz açılmış bulunuyor.

Geçtiğimiz hafta sonu itibariyle biz de düğün dernek mevzularına hızlı bir giriş yaptık.

Ülke gündemini bıraktık, kendi gündemimizi yarattık. "Ay ne giysem, hay allah bu elbiseye uyacak ayakkabımla çantam yok. Yeterince de bronzlaşamadık, bikini izi mi o?. Spreylerden mi sürsem fondöten mi sürsem, yoksa kendimi aşıp solaryuma gitsem? Topuzum bu sıcağa dayanır mı, makyajım inşallah akmaz gibi" gibi kadınsal dertlerin içinde kaybolduk.

Kaybolduk ama şahsım adına söylüyorum ki, buna değdiğini düşünüyorum, bana yaradı.

*Bir kere çarşı, avm gibi mekanlarda aradığını bulmak konusunda hızlı turlar yapmayı,
*En iyi topuklu ayakkabının düğünde masanın altında en kolay çıkarılıp giyilebilen olduğunu,
*Bronzlaştırıcı spreylerin kullanım talimatlarına birebir uyulması gerektiğini ve sonuçla yaklaşık 3 saat sonra yüzleştiğinizde "aman allahım kim bu kınalı yapıncak" çığlıkları atmamak için en az 1 gün önce prova yapmak gerektiğini,
*Ayakkabı, aksesuar seçimi için tercihen kokoş ama sınırlarınızdan haberdar sabırlı bir alışveriş danışmanı arkadaşla alışverişe gidilmesi gerektiğini,
*Arabanın bagajında kıyafete uygun bir de düz taban ayakkabı koymuş olmanın, gecenin ilerleyen saatlerinde süper lotoyu tutturmuşsun gibi über sevindirdiğini,
*Kuaförün sana topuzunu aynalar yardımıyla gösterdiği şova aldanmayıp, mutlaka her açıdan kontrol etmek gerektiğini,
*Düğünün yapılacağı otelde saç ve makyaj rötüşlarını yapacak kuaför hizmetinin olup olmadığını kontrol etmenin önemli olduğunu,
*Katıldığın gecenin sonunda usta fotoğrafçılardan aldığın fotoğraflarına baktığında duyduğun haz sonrasında, düğün öncesi "yahu ben kendi düğünüme bu kadar hazırlanmadım" diye hayıflanmanın ne kadar gereksiz olduğunu,

öğrendim...

Maraton daha yeni başladı,2'si bitti önümüzde 2 düğün, 1 kına ve 2 de nikah var.
Hazır mıyız amaaan, oturmaya mı geldik gençler?
:)



toplu selfie'lere devam...

14 Ağustos 2014 Perşembe

tembel tobii :)

Ay evet farkındayım. bu ara yazma konusunda çok tembelim. Bundan bir ay önce yazdığım postlar biraz karamsar ve boşluklar içindeydi. Ama şimdi gayeet iyiyim, boşluklarımı doldurdum geldim :)

Annem Allah'ıma binlerce şükür çok daha iyi durumda. 3 haftalık hastane maceramızdan sonra, Nilüfer Sultan eve çıktı. Oksijen makinasının yanına BPAP adı verilen yeni bir makina geldi. Sigarayı hayatından çıkardı ve bu konuda oldukça azimli ve azmine hayranım. Allah kimseyi sevdiklerinden ayırmasın, biz sınandık ve derslerimizi aldık.


Annemi sağsalim ve daha sağlıklı bir şekilde babam ve ablama emanet ettikten sonra, öbür annemizi Nurtopu'muzu ziyarete gittik bayram öncesi. Çok da güzel bir tatil yaptık ailece. Nurtopu'nun harika yemekleri, Baran Dede'nin sıcak pideleri, havuz başı dostlarla mangal partileri, Karaincir Plajı ve Gümüşlük'te özlem dolu arkadaş buluşmaları. Çılgın Bodrum geceleri diyemeyeceğim çünkü 3,5 yaşında bir kızınız varsa ve ailece evde olmanızı bir fırsat olarak gördüyse, gece 22:30'dan ötesini göremezsiniz. En çılgın gecemiz Turgutreis sahilinde Beşiktaş maçının olduğu gece Tobi Jr. ile yaptığımız uzuun yürüyüşümüz olabilir. Tatil güzel, dingin ve dinlendiriciydi ve de malesef bitti. Vatandaşlık görevimizi yapmak için ayın 8'inde dönüş yoluna geçtik. Trafik felaketti ama gece yarısı da olsa evimize kazasız belasız geri döndük.

Kuzumla hamak "selfie"miz;

Babamızla havuz keyfimiz;





10 Temmuz 2014 Perşembe

boşluk...

korkmayın kendiminkinden bahsetmeyeceğim, yani bu ara tüm boşluklarım dolu.
deli bir koşturmanın içindeyiz ailece.
evimizin biriciği annemizi geçtiğimiz perşembe akşamı koah atağı yüzünden hastaneye kaldırmak durumunda kaldık. kandaki karbondioksit oranının yükselmesi sebebiyle acil doktorumuz yatış kararı verdi. bir ara yoğun bakım lafları etti ve yüreğimizi ağzımıza getirdi. neyse ki sorunumuz bpap cihazı ile sınırlı kaldı çok şükür. çünkü ismi lazım değil devlet hastanesi bu alete sahip değilmiş.
dediler ki, tıp fakültelerinde olur.
ee gidelim hadi sevk edin, yok edemeyiz 112 sizi nereye götürürse.
yani?
112 yi arariz nerede yatak varsa oraya götürür. en yakın fakültede yokmuş, sizi iz yol bilmediğiniz 45 dk. uzaklıktaki başka bir ile götürebilirler ama orada da yer yoksa başka birine götürürler. ama isterseniz siz kendi imkanlarınızla buradakine gidip bir deneyin.
elde telefon önce memleket kanalından tüm olası bağlantılar aranır. eşe dosta haber verilir. o fakültede ne var,ne yok öğrenilir. kalacak yer sponsoru sevgili arkadaşlarla konuşulur. ulaşım için özel ambulans hizmetlerihakkında bilgi alınır. binek araçla götürürsek seyyar oksijen aleti tedariği hakkında da bilgiler alınır. tek sorun hangi fakültede yer olduğunu anlamak için bizzat gidip acilden şansımızı denemeliymişiz. biz de memlket fakültemizden uzman bir prof. dr.'dan randevumuzu aldık. muayene garanti ama yatış muallak.
bir cihazın peşinden macera dolu bol şansa ihtiyacımız bir yolculuk yapmaya hazırlanmışken, çok şükür yine "tanıdık" aracılığı ile en yakınımızdaki fakülteden acile giriş yapsınlar talimatı ile bugün itibariyle annemizi sağ salim yeni hastanemize yatırdık. ablamız annemizin yanında refakatte. yarınki nöbet bende.
sağlık sistemimiz hani çok düzelmişti ya, hani bu adamlar çelışıyordu ya. yok anacım hala tanıdık, hala iltimas.
yani tanıdığın yoksa kaldın ortada. şans faktörü de önemli ama sağlık görevlisi değilsen ya da o çevreden tanıdığın yoksa durum ortada.
bu arada tobi jr. ilgisizlikten mütevellit isyanlarda, "ananeme teyzem baksın biz sen ve dedemle parka gidelim", "tatile gidelim", "eve gidelim" diyor, söz dinlemiyor, çoğu söylediğim şeyi duymamazlıktan geliyor, işine gelmeyen birşey olduğunda cazgırlık yapıyor, yapamadığında dagözyaşı kozuna sığınıyor.
bakalım yarınki tobi jr.hangi taktikleriyle gündemi meşgul edecek?

benim yakada boşluktan ziyade doluluk ve dolgunluk var. 3 gün önce üst dudağım şişti, indi. dün sol göz kapağım şişti inmek üzere. yediğim tuzlu ve baharatlı şeylere son dönemde böyle şiddetli tepkiler veriyorum. sıra bana geldiğinde ben de bir doktora görüneceğim. bakalım neler çıkacak?

yine hava aydınlandı ve yeni bir gün başladı. kuzumla babam derin uykudalar. aslında benim de uyumam lazım ama işte o boşluk uyutmuyor beni.

annem bilinmeyen bir sürecin ortasında ve evde yokken, herşey boş işte...

1 Temmuz 2014 Salı

ruhun yalnızlığı...

"Şehrin insanı haberdar değil mi bu öldüresiye sıkıntıdan? " diyor Jehan Barbur.
Belki haberdardır da, bununla yüzleştiğinde ölmekten korkuyordur.

Hayatımın bazen contası gevşemiş bir musluk gibi amaçsızca aktığını hissediyorum. İçimden konuşup, içimden daraliyorum. Dışımda o pozitif gülümseme. Bir keresinde annem "neden hep problemli arkadaşlar ediniyorsun" diye sormuştu da, ergenliğimden bu soruya cevap verememiştim.
sanırım başkalarının sorunlarını halletmek, onları desteklemek kendimi kamufle etmemi kolaylaştırıyordu. Ve bunu hala zaman zaman yapmaya devam ediyorum.

Bu ara çok düşünüyorum neyi, neden, nasıl saklıyorum ve ne zaman'a kadar devam edecek diye.
Beynimin üst kısmında ciddi bir koordinasyon bozukluğu derinlerde ise derin şeyler oluyor bu ara.
Kendimi tamamlamak için tanımlamak mı gerekiyor yoksa başka sorular ve cevapların peşinde mi olmalıyım, tam olarak bilemiyorum.

Aslında ifade etmek istediğim çok şey var ama bu beni biraz korkutuyor.

Yani şu cümleyi yazmamın üzerinden en az 2 saat geçti. Bir yandan bu tarz karmaşalarımı halka açık yerlerde ifade etmemem gerektiğini düşünüyorum ama diğer bir yandan da bunu birilerinin okuduğunu ve belki de yalnız olmadığımı düşünme fikri beni bir nebze de olsa ferahlatıyor. Yani sanırım.

Sabah oluyor ve gün aydınlanıyor.
Bazen çığklıklar atarak kaçmak istiyorum (ki bu kimseden kurtulmak anlamında değil, daha ziyade kendimle başbaşa kalıp kendimi daha iyi dinlemek anlamında), sonra bu anlık isteğim derin bir vicdan azabına dönüşüyor. Tobi jr'ın yanına yatıp kokusunu içime çekerek uyuyakalıyorum.

Aynen birazdan yapacağım gibi.
Gün uyanır, tobi uyur...

2 Haziran 2014 Pazartesi

Cumhurbaşkanlığına adayım!..

"Cumhurbaşkanlığına adayım" derken, oldum bile.

Nikkentobi Ofis Cumhuriyeti'nin kurucusu ve "Reis-i Cumhur"u benim artık.
İnanmak başarmanın yarısıdır dedim adaylığımı koydum ve rakipsizliğimi de kanıtlayarak başarıyla makamıma kavuştum.

"Sen de koltuk sevdalısı çıktın" derseniz, sırt destekli ergonomik bir koltuğa hayır diyemedim, lütfen bu zaafiyetimi de mazur görün.

Başa geçer geçmez, gelişmiş ve gelişmekte olan ofis cumhuriyetleriyle ticari ve insani anlaşmalar yaptım. Yaklaşık 2 metrakarelik alanda kurmuş olduğum bu güzide cumhuriyetimiz, demokrasi ile yönetilmektedir. Yeteneklerim ve ruhum uyum içinde ve profesyonellikle çalışıyor, her gün muasır medeniyetler seviyesine gelebilmek için azminden ve şevkinden bir şey kaybetmiyor. Tasarım ekip, müşteri memnuniyeti biçiyoruz.

Eş başkanımın verdiği destek ve cumhuriyetimizin genç nüfusunun verdiği enerji ile 5 yıllık kalkınma planımız üzerinde adım adım ilerliyoruz. Sevgili "Dışişleri ve Ticaret ve Sanayi Bakanı"mızın da başkente gelişi şerefine bu kalkınma planında hızlı bir atağa geçmek üzereyiz.

Bizi izlemeye devam edin…


12 Mayıs 2014 Pazartesi

bir iş görüşmesi düşünün...

yer beylerbeyi,
bir nisan sabahı.
randevu saati:10.15
adres tarifi: metrobüs boğaziçi durağında inin aşağı yürüyün oradayız.

Firma öyle küçük bir yer değil aslında dünyada hatrı sayılı bir kaç markanın Türkiye distrübütörü, Türkiye çapında 50'nin üzerinde bayi ağı olan marka değeri yüksek bir firma.
isminden etkilenerek gittiğim bir iş görüşmesi macerasından bahsedeceğim size.

Saat: 10.05 sözü geçen adres 19 numara, ama ne bir tabela ne de bir 19 numara var tarif edilen yerde. Esnaf bilir mantığıyla soruyorum "…. 19 numara nerdedir acaba?" yan taraf 17 numara aradığınız yer. Herhalde internet bilgileri güncel değil diyerek. Ağır ağır çıkıyorum merdivenleri, iki kat iki kapı ama ne bir işaret ne bir yönlendirme. Tostçunun moto kuryesi yetişiyor arkamdan ona soruyorum yanlış geldim herhalde "…" bu binada mi? "evet, abla burası" diyor ve kapıyı çalıyor. Kapıyı sekreter hanım kızımız açıyor elinde cüzdan tostçuyu bekliyor ama beni beklemediği kesin.
"Genel Müdürünüz … Bey ile randevum vardı" diyorum. " "aa siz mi geldiniz sizi şuraya alayım bir 5 dakika bekleteceğim" diyor. Şurası da 2 metre ötesinde kolilerin yanındaki poşet çayların konduğu masa. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereyim. Kapı yine çalıyor gençten bir delikanlı geliyor. onu ayakta bekletiyor; yaşıma hürmet edilmiş besbelli :) Sonra delikanlı ve bana dönüp "Genel Müdürümüz … Bey trafik yüzünden biraz gecikecekmiş,sizi biraz bekleteceğiz, biz size bir çay ikram edelim" diyor eliyle kapıyı gösteriyor ben toplantı odası gibi bir yere götürdüğünü zannederken akabinde "aşağıda Kar Pizza var oraya ….'den geldik deyin, çay ikramımız olsun" diyor.
Delikanlı ile birbirimize bakakalıyoruz.


Şaşakalmış bir şekilde aşağı iniyoruz, hava güzel. Anlıyorum ki delikanlı ile aynı kişiyi bekliyoruz. "Dışarda oturalım" diyor ve tanışıp kaynaşıyoruz. Delikanlı da benimle aynı pozisyon için görüşmeye çağrılmış, "bu başıma ilk defa geliyor" diyor, gülümsüyorum. "Valla benim de, abla" diyor. Abla 2 oldu, haydi bakalım.

Başlıyoruz sohbete hava, su, yol derken soruyor delikanlı mezuniyetimi. "Üniversite mezunuyum Grafik ASD, siz?" Matbaacılık mezunuymuş delikanlı, liseden direk geçişle girmiş. 2 tabelacıda çalışmış, hiç ajans tecrübesi yokmuş. Bir de buraya başvurmuş şansını denemeye. "Bence şanslısın" diyorum.O beni rakip olarak görüyor ama benim gözümde tek aday. Çünkü benim görüşmeyi beklemem artık sadece meraktan. Bu kadar rezillikten sonra daha ne olabilir diye bekliyorum. Bu arada pizzacımız da bize katılıyor, aynı pozisyonu görüşmek için beklediğimizi öğrenince o da bizimle şaşırıyor.

saat 10:50
Sekreter hanım kızımız aşağı iniyor,
"Ayşe Hanım, … Bey geldiler, sizi yukarıya alayım" diyor.
Al bakalım diyorum içimden. Yanımdaki beylerden izin alıp kızımızı takip ediyorum. 1.katta duruyoruz. Toplantı odaları varmış meğer, yüksek güvenlikli, parmak izi tanıma sistemli kapıdan geçiyor ve sağda oturmuş bekleyen genç Genel Müdür ile karşılaşıyorum.
Tanışıp tokalaşıp oturuyoruz. "Bana kendinizden bahseder misiniz" diyor kibarca, bahsediyorum kibarca. "Ben de biraz kendimizden bahsedeyim" diyor, "şu, bu markanın yetkili distribütörüyüz, şu kadar bayimiz, şu kadar satış noktamız var" diyerek görevlendirilecek pozisyonu anlatıyor " web güncellemeler, basılı materyaller, cephe giydirmeleri, bayilerimizin gerekirse fiyat etiketlerine kadar siz yapacaksınız" diyor vakit nakittir diyerek nefes almadan çalışma şartlarına geçiyor "sabah 8.5- akşam 6.5 çalışırız" diyor ve duruyor, "bir çocuğunuz varmış, Allah bağışlasın" diyor. "Amin" diyorum. Devam ediyor, "kaç yaşında?", "3" diyorum. "AMA biz Cumartesi de çalışıyoruz, ikiye kadar", Ben de "koşullarda anlaşiırsak tolere edemeyeceğim bir şey değil", diyorum. "YALNIZ bu bazen geç saatlere kadar da sürebiliyor" diyor cevap vermiyor, gülümsüyorum.
Ücret beklentimi soruyor, söylüyorum. "Son sözünüz bu mudur" diyor.
Gülümsüyorum ama içimden söyleyecek çok şey var ama neyse diyor, "evet" diyorum. 3 saniye kararlılıkla bakıştıktan sonra.
"Görüşme sonucu olum.." derken sözünü tamamlamasını beklemeden ayağa kalkıyor, yüzümdeki zoraki gülümsememi kaybetmeden hızla vedalaşıyor ve pizzacıdaki yerime geri dönüyorum. Sekreter kızımız bir telaşla Delikanlı'yı çağırmaya geliyor.
Pizzacı abimizle gözgöze geliyoruz içimden geçenleri okuyor ve beni anlıyor sanki.
"görüşme nasıldı" diyerek gülümsüyor.
"Bırakın çalışmayı bu markayı bir daha satın bile almam" diyorum.
Siz olsanız, ne düşünürdünüz bilemiyorum ama hayal kırıklığı diye ben buna derim.

Biraz sohbetin arkasından buraları da biraz gezeyim diyerek, dost yakınlığı gösteren pizzacımızdan ayrılarak sahile iniyorum. Mavi Kafe'de oturup Kumda Kahvemi içiyorum. Deniz kokusunu içime çekerek, rezil iş görüşmemi unutuyor kahvemin tadını çıkartıyorum.
O sırada miniminnak bir bebecik geliyor arabasıyla, annesiyle sohbet ediyor, tanışıp konuşuyoruz. İş görüşmesine gelip Beylerbeyi sahilinden bir de dost ediniyorum en tatlısından.
Tobikamla bir de fotoğraf çekiyorum günün anısına.







10 Nisan 2014 Perşembe

tanıştırayım, gezenti arkadaşım TOBİKA :D


kendisiyle bol boool geziyoruz. ve tabi ki instagramda bol bol fotoğraf paylaşıyorum. maceralarımıza buradan tanık olabilirsiniz.
kendi çılgımlığıma sizi de ortak ediyorum. ay bunlar nerden alınıyor derseniz, onun için de buraya tıklıyorsunuz.
bir taneye sahip olunca hepsini istiyorsunuz, bir nevi çılgınlık farkındayım. demedi demeyin :D

11 Mart 2014 Salı

bir türlü uyanamadık...

annesinin minik meleği bir türlü kalkmak bilmedi bu sabah.
kreşe gitmem dedi, pijamamı çıkartmam dedi, çizgi film seyretmek istedi, suluboya kabımı niye çantama koymadın dedi. dedi de dedi.
sabah sabah bir huysuzdu anlayacağınız.
servise bindirdim eve geldim. sonra beyceğizim kötü haberi verdi.
"Berkin vefat etmiş" dedi.

"kim?"
"Berkin Elvan"
"Bizim Berkin mi?"
sonra televizyonda haberlerdeki kayan yazıda gördüm. sabah 07.00'da cennetine yolculuğa çıkmış Berkin.

Berkin'i bilmeyen tanımayan varsa, utansın kendinden.
yüzlerce gündür uyutulan çocuğu duymadıysanız kafanızı soktuğunuz o topraktan hiiiç çıkartmayın.

Berkin'in yüzünü görmeyen varsa ya kördür, ya da gönül gözü kapalıdır.

Berkin'in sesini duymayan var mı?
ben hiç duymadım ama,
onun yerine annesinin ağıtlarını duydum. babasının ve sevdiklerinin yakarışlarını duydum. gençlerin hep bir ağızdan "uyan, güzel çocuk" diye bağırdığını duydum.

bir küçük çocuktu Berkin, ekmek almaya gittği sırada başından gaz kapsülü ile vurulan.
ne gösteriydi derdi, ne de vardı polisle bir alıp veremediği?
o sadece ekmek almaya bakkala gitmiş bir çocuktu.
ve yaşamak için direndi, dayandı, dayandı ama başaramadı.

bugün sabah 07.00'de günahsız bir çocuk öldü.

tek bir çocuk...

dün günlerden Silivri'ydi.
bugünse Berkin Elvan...

24 Şubat 2014 Pazartesi

hayat bana güzel :)

fazla folik asitten oluyor kesin.
nedir bu z kuşağının hali diye düşünüp duruyordum.
buldum.

hamile kalmadan ve kaldıktan sonra aldığımız folik asitlerden oluyor zannımca.
epi topu 35 aydır bizimlesin, ne zaman bu kadar çok şey öğrendin, ne zaman cevap çevirecek ya da her şeyi bilecek kadar gözlemledin?
hamile olan arkadaşlara duyurulur, ikinci tespitim o meşhur bilim adamlarının da dediği gibi daha anne karnında öğrenmeye başlıyorlar.
ve gümbür gümbür de büyüyorlar.

geçen gün büyük halasına gitti, kuzeniyle.
hala bir şeye oflamış. bizim ki de;
-noldu? diye sormuş.
halamız da;
-hayat bazen çok zor oluyor benim için, demiş.
-benimki çok güzel, çok eğleniyorum, demiş.
soruyoruz, "halanın hayatı nasılmış?" diye.
- pek de güzel değilmiş, yaşlanınca zorlanıyormuş.

teyzemiz ona amirigurimi bir baykuş örmüş. belli bir modele uydurmaya çalışmasına rağmen nevi şahsına münhasır bir baykuş olmuş.
- aa bunun burnu cok komikmiş, hihihihi.
- elleri de bir garip hahahaha, aa bunun ayakları nerede anne?
- çok şişman baykuş ya ayakları da görünmüyordur belki?
- hayır bence teyjem becerememiş.

bugün bize arabada hikaye anlatıyor (hikayeden önce de süt istemişti ama saati gelmediği için vermemiştim.);
-bir güjel kıj varmıış, adı daa aşyaymış.
-annesiyle babasının sözünü dinelemezmiş, çünkü eğlenmeyi severmiş. (alttan mesaja gel :P)
-annesinde şüt iştemiş ama annesi vememiş. o da şütü alıp kaçmış.
-sonaa da tazminli şütü haketmiş. (tazminli şüt: tazmanya resimli orman meyveli kefir ama meyveli süt diyoruz tabi ki)
anne araya girer;
-aa, nasıl haketmiş o kız öyle?
-hem sütü izin almadan almış kaçmış, söz dinlememiş. ben bu asya'yı tanıyor muyum acaba?
cevap;
- bu başka aşya ben değilim.
- başka bir güjel kız varmış. annesini hep dinlermiş veee tazminli şütü hakedermiiiş.
- aferin bu asya'ya.
- bu aşya benim, şütüm nerde?
tazminli şütler sana kurban olsun annesinin tobisiii.

kuzguna mı yavrusu güzel görünür, yoksa var mı bir cevher zaman gösterecek ama
annesine çekmiş kızım sanata da pek bir yeteneği caanııım :D





18 Şubat 2014 Salı

eat, love, pray...

evet evet biliyorum filmin adı bu değil. kelimeler aynı olsa da sıralamalar farklı.
herkesin sevme tarzı farklı. ben bunu böyle sevdim.
3 sene önce ismini hatırlamadığım bloggerlardan biri bu filmi izlediğini ve çok vasat olduğunu anlatmıştı. ben de başkasının söylediğini fazlasıyla önemseyen insanlardan olduğum için inanmış ve uzak durmuştum.
iş yapmak için oturduğum bilgisayarın başında ses olsun niyetiyle filmi açıp da, işi gücü bırakıp mini ruhani yolculuğa dalmamla başladı iç ses konuşmaya. baktım susturamıyorum, yaz da rahatla dedim. aldı sazı eline...

italya hep gitmek istediğim ve gitmeye kıyamadığım yer. gidip de "ay şurasını görelim, bunu da yiyelim, fotoğraf çekelim, eşe dosta hediyelik alışverişi yapalım"larla zaman geçirip tüketmek istemiyorum sanırım.

yani bir tiziano'nun önünde saatlerce oturup kendi meditasyonumu yapmak hatta sanat tarihi hocamın vaat ettiği gözyaşlarına kavuşmak dururken, San Lorenzo kilisesini gören bir tepeciğe, merdivene ve ya bir evin avlu duvarına oturup, saatlerce su akar deli bakar misali bakmak varken, hayranlığımı saklamadan ağzım açık boğazım kurumuş bir şekilde meydanın ortasında oturup devasa sütunlarını izlemek yerine güzel şeyleri görmeye beceremeden, geçip gitmekten korkuyorum.
entellektüel görünmek değil derdim. güzel şeylere bakmak istiyorum. bir kuşun kanadı, bir kedinin bıyığını görüp de mutlu olmaya çalışmaktan sıkıldım belki de.
bir memnuniyetsizlik içinde miyim, hayır.
hayatımdan, hayat ritmimin hızlanışından, bambaşka bir yerde bambaşka birşeyler için uğraşıyor olmaktan oldukça mazoşist bir zevk aldığımı açıkça söyleyebilirim. komik ama doğru.

sanırım farkındalık eşiğim yükseldikçe daha doğrusu öyle bir eşiğim olduğunu hatırladıkça kendimi arama serüvenimi ötelediğim gerçeğiyle yüzleşiyorum.
haydi alalım tütsüleri, matları kendimizi meditasyona ve yogaya vuralım.
yok o kadar olmadım, pişmedim daha. meditasyonu bir odaya taşımak yerine içime taşımayı becerebilsem yeter bana.

"yeterince iyi" olamamaktır benim genel sıkıntım. "yeterince iyi" bir evlat, eş, anne, yazar, çizer, kurgular, yönetir ve kazanır olamadığımdan hayıflanır dururum kendi kendime. hep daha iyisine ulaşmaktan ziyade iyi olmak yerine ortalama olduğumu düşünmekten kaynaklı hırsımtrak bir zayıflık hissediyorum hayatımın her alanında.

gectiğimiz ay meslek guru'mla tanıştım. güzel işler yapan, yaptıran, ödüller alan ve hayatına dair ödüllerini keşfederek yaşayan. ya da bana o izlenimi veren.
üniversitedeyken kristal elma ödül töreninde ne giyeceğimi bile tasarlayacak kadar hayalperest buna umutlanacak kadar da aptaldım. (ters orantı işte yaş ne kadar küçük, ego o kadar büyük.) o da bana bir gün Cannes'da giyeceği kıyafeti kafasında kurguladığını söyledi, laf arasında. Guru'cuğumla ortak bir nokta yakaladım ya, kendimi bir anda umut topaklarıyla bezenmiş hissettim.

"hani içinizdeki çocuğa sahip çıkın" diyorlar ya, sanırım bu cümleyi ben biraz yanlış anlamışım. anlayışımı oyuncak mütelası olup blythe bebeklerin momijilerin büyülü dünyasında kaybolup, boş zamanlarında animasyon filmler izleyerek, pamuk helva kaçamakları yapmakla sınırlamışım. yaş büyüdükçe egoyu fazla törpülemiş, umut topaklarını da biraz itelemiş olabilirim.

dağılmayalım.
demem o ki, akıp giden zaman ve hayata karşı yakalama, tutma uğraşlarında ziyade caddede trafik sıkış tıkış ilerlerken durmaya dair özlemlerim var. sabahları bazen evden erken çıkmayı başarabildiğimde menşur kahveciden filitre kahvemi almak için 3-5 adım fazla yürüyorum. o adımlar bana tatlı slow motion yaşatıyor ama sonra "iyyyvaaah,işe geç kaldım" diye speedy gonzales'e bağlanıveriyorum. aman koş, yakala, tüket, yorul, dinlen, uyan, koş, yakala, tüket, yorul… döngüye devam.

filme geri dönelim. julia roberts çok iyi bir aktris ve o koca ağzıyla çok güzel gülüyor.
film bitti.
aklımda kalan kareler
1- saçının röflesi ve bisiklete binişi ve kalbiyle, beyniyle ve ciğerleriyle gülümseyişi
2- spagetti
3- pizza ve bunlarken aldığı zevk.


her şeyi bırakın film bitti ve ben bunları yazıyorum.
hindistana gitmiş kadar oldum.
bir sonraki hedefim kendi italya'm.
gitmek de lazım ama bu ara gitmiş kadar olmak da beni keser :)

filmden bir replik;
"...bebek yapmak, suratının ortasına dövme yaptırmak gibidir. hayatını ona adamak zorundasındır."
hayatımı adadığım, öpmeye ve koklamaya doyamadığım böcükkomla gideriz belki ama çoook büyümesi lazım çoook :D

4 Şubat 2014 Salı

inspector gadget, dırım dırım, dım, dım,dım...



izleyiciler gadget'ım uçmuş.
arıyorum, bulamıyorum.

dırı dırım, dım, dım, dım...

25 Ocak 2014 Cumartesi

son saatler...

saatlerimiz 07:37'yi gösteriyor. tobi jr uyuduğundan beri bilgisayarda Sherlock Holmes dizisini seyrediyorum. uzun zamandır yapamadığım bir etkinlik seri dizi izlemek.
kendimi bir kurguya esir ederek saatler geçirmek, uykusuz kalmak çok da akıllıca bir davranış değil. hele ki yakalsik 1-1,5 saat sonra maksimum enerjiyle uyanacak olan 33 ayını 11 saat önce doldurmuş enerjik bir kızınız varsa.

biraz saçmalamış gibi görünsem de bu benim kronikleşmiş bir gizli stresimle yüzleşme sendromum. daha önce de yaşadım. mesela OSYM sınav öncesi akşamı, KPSS sınav öncesi akşamı, nikahımızdan bir gece önce ve bir kaç defa daha. önemli olayların arifesinde hep böyle olurum.

son saatler…
yaklaşık bir saat sonra beyim uyanacak, 09:00 gibi nakliyeciler Bursa'daki evimizin kapısına yanaşacak. birlikte evimizi der top edip yükleyip öğlen saatlerinde İstanbul'a taşımış olacaklar.

yıllarca memur babanın tayin mağduru olan çocukları olarak geze göre başladığımız hayatımızın benim açımdan memleketimde 20 senelik maceramın kapanışı bu son saatler.
ev sahibiyken misafir kadrosuna geçişimizin saatleri.
çok dramatik mi oldu bu yazdıklarım. olursa olsun, hissettiklerim bunlar.
hep aidiyat eksikliği yaşamıştım son 10 seneye kadar. başladığım hiçbir okulu aynı şehirde bitirememenin, ilkokul arkadaşlarımla karşılaşmayı bırakın, karşılaşsamda tanıyamayışımın eziklikleri oldu içimde. memleketimde mezun oldum, çalışma hayatına atıldım, yetişkinliğe geçiş yaptım.

aynı sokakları arşınlamanın, aynı manavdan alışveriş yapmanın, sokakta birileriyle karşılaşıp sohbet etmenin hazzını da sonradan da olsa, yaşadım çok şükür.

şimdi ise ait hissetmenin şehirlere, sokaklara bağlı olmadığını anlıyorum.
sevdiklerimin yanı benim yuvam, şehrim, sokağım.
ama yine de içimde birşeyler oluyor işte. neşeli, enerjik tobinizin melankolik yüzü su yüzüne arada da olsa çıkıyor.
büyüdüm mü, olgunlaştım mı yoksa yaşlandım mı?
hiç bir fikrim yok...


15 Ocak 2014 Çarşamba

neler mi yapiyorum?

ohoo moda ve magazin dünyasını peşimden koşturuyorum tabii ki :D

İstanbul'a geldim geleli pek bir faalim.
nikkentobi'mi facebook ortamına taşıdım mesela. sosyla medya yönetimini kendi sayfamda test edip, tecrübe ediyorum. çok merak ettim diyenler, buyursunlar efenim…
sonra bol bol çiziyorum.
web tasarımı ve dijital medya tasarımı hususnda kendimi yetiştirmeye çalışıyorum. izliyorum, deniyorum, çabalıyorum.
dar alanda ve kısıtlı zamanda kendimi aşmaya çalışıyorum.
çok hevesliyim, çook.
ufaktan ufaktan yazmaya da başladım, geri dönüşüm yakındır :D

8 Ocak 2014 Çarşamba

dua...

ve tobinizin grip mevsimi nihayet açıldı.
bitmeyen gribimin üzerine baş ağrısı da eklendi, ooh miss.
doktor grip tedavimi sinüzit tedavisine döndürmek suretiyle ağrımı bir nebze de olsa hafifletmeyi başardı.
antibiyotiğin tartışmasız iyileştirici gücünü hissediyorum bir de şu kulak zonklaması olmasa keşke.
sen yazma yazma sonra otur, oram buram ağrıyor diye dert yan.

demiştim ya bu aralar ülkenin gidişatı çok canımı sıkıyor diye.
hala çok sıkıyor.

berkin 15 yaşına bastı uyurken.
doğum günün kutlu olsun gülen gözlü çocuk.
uyumadan önce uyanması için dua ediyorum.
Allahım sen anasına sabır ver, diyorum.

Ali İsmail'in faillerinin duruşması kayseri'ye alındı.
Ailesine sabır diliyorum, allahtan.

Anne olunca anladım, evlat kokusunun cennet kokusu olduğunu.
cennetinden uzak kalan anneler için dua ediyorum.

takipsizlik kararı verilen uludere gençlerinin analarına sabır ve dayanma gücü diliyorum allahtan.
yürekleri nasıl da yanıyordur şimdi, diyorum.

uyuyan meleğime bakıyorum.
Allahım sen bizi birbirimizden ayırma diye dua ediyorum.

Allahım sana inanıyor, sana sığınıyorum, dualarımı kabul et, diyorum.

sana inandığını sanarak gafletle can alanlardan bizi koru diye dua ediyorum…

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails