30 Nisan 2013 Salı

ben o bakışları çok iyi tanıyorum...

far görmüş tavşan bakışı onlar.
hani şaşkınlık ifadesi olarak tanımlanır ya, bir de hay allah şimdi buna ne cevap versem de şiş de kebap da yanmasa durumunu temsil eder aslında.

hay allah arada kaldım paniğidir bir nevi.
durum idare etme çabasını anlıyabiliyorum, aman tatsızlık çıkmasın, hır çıkmasın gürleşmeyelim, huzur ortamını koruyalımı da bir nebze anlayabilirim. ha bir de şiş kim, kebap kim? kimin kalbini kırmamk önem arz ediyor o da önemli tabi.

nedenli ya da nedensiz aptal yerine konmayı kaldıramıyorum, sanırım.
ilişkileri dengesi safa yatarak, geçiştirerek ya da unutturmaya çalışarak sağlanmaz.
yani bence.

hani 2-3 yaşında olsam belki yerim, ama değilim malesef.

ah be tobi sen yine neden bahsediyorsun ki, derseniz;
konumuz,
kıçıkırık bir ekmek tahtası...

kriz çakışması

ailece krizlerdeyiz.
evimizin gerilimi hiç bitmiyor. 2'den 37'ye aksiyon dolu dizgin.

dün gece ikiye doğru evin iki keçisi uzlaşılmaz bir inatlaşma içine girdiler.
tobi jr. ağlayarak uyanmış, "annemle uyuyacağım" diyor, babamız "hayır, cici kızlar kendi yatağında uyur" diyor.
bense sabırla uzlaşma anını bekliyorum bana bir ömür gibi gelen ama en az 15 dakika suren ağlama ve zırlamanın arkasından olaya dahil olmak için iki defa odaya gittim.

kriz başka bir ikili olana babamız ve bana sıçradı. "şimdi girersen bu kadar şeyin anlamı kalmaz"mış, müdehale etmemeliymişim.
ben de "o daha iki yaşında, bu kadar ağlatmanın alemi yok, bu artık eziyet etmeye giriyor" hışımla odaya girdim kızımı kucaklarken, eşim de hışımla dışarı çıktı.
ne dediğini anlamasam da bir süre söylendiğini farkettim ama üzerinde durmadım. minikkom hala hıçkırarak bişiler anlatmaya çalışıyordu.

kuzumu göğsüme yatırarak sakinleştirmeye çalıştım, susmasını ve sakinleşmesini söyledim.
"tamam annecim, sen bir sakinleş, konuşacağız seninle" dedim.
5-10 dakika sonra tatlı tatlı "baban senin iyiliğin için söylüyor canım, abla olmak için kendi yatağında yatman gerekir. hem senin için daha faydalı" falan dedim
ama bu sefer ben kucağında uyuyayıma döndü olay.
bir de babaya çok içlenmiş, "sürekli babam izin vermedi, babam kıjdı" deyip duruyor.
nereden aklıma geldiyse sıdıka isimli, köyde yaşayan küçük kızın görevlerinden bahseden bir hikaye uydurmaya başladım.
sıdıka'nın annesinin, babasının ve kendisinin görevleri hakkında bir ödevi varmış.
sıdıka da bu ödev için babasından yardım istemiş. babası da annesinin görevlerini ve kendininkilerinkini anlatmış.
sonra da sıdıka'ya onun görevinin yemeklerini yemek, derslerini yapmak ve uyumak olduğunu anlatmış."
bu arada miniğe arada sorular soruyorum gözler kapalı ama uyumak yok.
"neymiş annecim, bak sıdıka'nın babası ne demiş, duydun mu? herkes kendi yatağında yatacakmış." "hayıl, ben kucağında uyucam"

sonra sıdıka'nın babası taktik değiştirip başka bir hikaye anlatmaya başlamış. ;)
"bak sıdıkacığım, perileri biliyorsun izliyorsun demiş. tinkerbell nasıl işçi periyse, su perisi, bahçe perisi hatta diş perileri bile var. bir de büyüme perileri var. sen uyuyunca yanına gelir sana şarkı söylerler. böylece daha hızlı büyürsün, saçların da boyun da daha hızlı büyür, dişlerin daha sağlıklı olur" demiş.
bizimkinin gözler açıldı, böcük böcük bakmaya başladı. dikkati çekmeyi başardık.
"ama bu periler her zaman gelmiyorlarmış. özellikle sen uyuduktan sonra geliyorlarmış, bir de yalnız uyuyor olman gerekiyormuş.
çünkü sadece çocukları büyütüyorlarmış. anne ve babalar zaten büyükmüş. şarkılarını sadece büyümesi gereken çocuklar için söyleyebilirlermiş."
"o yüzden senin odanda, kendi yatağında uyuman gerkiyormuş asyacığım, baban da bu yüzden sana ısrar etti.
büyüme perileri gelsin de sna en güzel şarkıları söylesinler diye. tamam mı annecim ne yapacakmışız şimdi?"
"senin kucağında uyuycam, şonra kendim yatağimda uyuycam, periler şarkı söyleyecek."
evet aferin, şimdi ben bir şarkı söyleyeyim de sen uyu, olur mu? haydi tatlı rüyalar, tatlı büyümeler kuzucuk"
dedik ve 5 dakikaya kalmadan kuzu uykuya teslim oldu. onu yatırdıktan sonra bir süre koltukta oturdum bir iki defa uyanıp "oturuyor muyum" diye sordu,
"buradayım annecim sen uyuyunca içeri gidip yatacağım ben de" dedim. "mamam" dedi ve nihayet sabah 4 gibi derin bir uykuya daldı.
sabah kalktığımda da hala yorgun ve mışıl mışıl diye uyuyordu.

sonuç, son 3 gün içinde yaşanan ikinci 2 yaş krizimiz bu. bir pedagogdan yardım mı istesek diye düşünmeden edemiyorum.



çocuklarda 2 yaş sendromunu anlatan Sn. Serap Duygulu'nun sitesindeki değerlendirmeleri bir süre uygulayıp beceremezsek de profesyonel yardım almayı ciddi ciddi düşünüyorum, haydi baklalım hayırlısı...

"Bu dönemde çocukla inatlaşmak, hiçbir yarar sağlamayacağı gibi işleri daha da zorlaştırabilir.
Aile ortamında geçerli olan disiplin kuralları ne ise aynı şekilde devam edilmeli, ancak çocuk üzerinde zorlayıcı olunmamalıdır.İnat eden çocuk aynı zamanda hırçınlaşabilir ve kendini
yerden yere atarak ciddi öfke nöbetleri geçirebilir.Böyle zamanlarda ebeveynlerin tutumu çok önemlidir.Bu öfke nöbetlerinin geçmesini beklemek ve çocuğun üzerine düşmemek ilk çözüm önerisidir.
Aslında amaç, inatlaşmanın öfke nöbetleri haline gelmeden çözümlenmesi olmalıdır. Ebeveynlerin sıklıkla yaptığı yanlışlardan biri, inat eden çocuğun istediğini yapmaktır. Böylelikle çocuk, ağlayarak, inat ederek, hırçınlaşarak istediğini elde ettiğini görecek ve her zaman, her koşulda bunu bir davranış kalıbı olarak sergileyecektir.
Oysa, öncelikle inat eden çocukla konuşmak, onu ikna etmeye çalışmak ve dikkatini başka yerlere çekmek etkili bir yöntemdir. İnat eden çocuğun birincil amacı annesinin ya da bulunduğu ortamdaki insanların dikkatini kendi üzerinde toplamaktır. Tutturmaya başlayan çocukla konuşmak ona “ benim için değerlisin, sana önem veriyorum” demektir. Ancak bazen, çocuğun inadını kırmak ve onu sakinleştirmek mümkün olmaz.Bu durumda çocukla tartışmak veya azarlayarak, kızıp bağırarak birşeyleri kabul ettirmeye çalışmak yarar sağlamaz.Belki sadece o an için korkarak susar ya da çok daha şiddetli ve ciddi tepkiler verir.Öfke patlamaları yaşayan çocukla konuşmaya çalışmak boşa çaba harcamaktan öteye gitmez.Böyle gergin anlarda susmak ve mümkünse çocuğu güvenli bir ortamda yalnız bırakmak en iyi çözümdür.Ağlayan ve inat eden çocuğa onu anladığınızı ama bu ağlamanın ve tepinmenin yararı olmadığını söylemek ve sakinleştiğinde oturup konuşalım demek çok etkilidir.Böylece çocuk, bu davranışlarının sizi etkilemediğini ve isteklerini bu şekilde yaptıramayacağını görecektir.Bunları söylerken çok kararlı ve sakin olmak gerekir.Gerçekten de durum normale döndüğünde yani çocuk sakinleştiğinde onunla konuşmalı ve ortak bir çözüm yolu bulmalısınız.Konuşurken ‘ben’ dilini kullanmak, ‘böyle bağırıp ağladığında, ne istediğini anlamıyorum ama konuşunca ne güzel anlaşıyoruz’ demek doğru davranış kalıpları oluşturmasında teşvik edici olacaktır.Her çatışma ve inatlaşmada aynı kararlı ve tutarlı tavrı göstermek temel kuraldır.Ebeveynlerin tutumunun çocuğun gelecekteki davranış ve kişilik özelliklerini belirleyeceği unutulmamalıdır.
Çocuklar bitmek tükenmek bilmeyen bir merakla her konuda soru sorarlar.Her şeyin nedenlerini öğrenmek isterler.Bu nedenlerin doğru açıklanması inatlaşma ve çatışmaları engellemek açısından çok önemlidir.


Genel olarak bakıldığında pek çok sorunda olduğu gibi çocukla konuşmak,ona önem vermek sorunu daha sorun haline gelmeden çözecek sihirli noktadır.
Kendisine açıklama yapılan çocuk önemli ve değerli olduğunu fark edeceği için daha ılımlı ve uyumlu davranacağını söylemek mümkündür.
Küçük çocuklar ve inat üzerine yapılan araştırmalarda; ailesi içinde önem ve değer gören,söyledikleri dinlenen ve kendileriyle konuşulan çocukların sosyal uyumlarının, böyle bir eğitim tarzı benimsemeyen ailelere oranla çok yüksek olduğu görülmüş.
Bu çocuklar yetişkin olduklarında da gerek eğitimdeki başarılarıyla,gerek toplumsal uyumlarıyla göz dolduran çocuklar oluyorlar.Aynı zamanda arkadaş ilişkilerinde mutlu ve doyumlu oldukları gibi başkalarıyla empati kurma becerileri de oldukça yüksek oluyor."

28 Nisan 2013 Pazar

ben ne zaman...



ben ne zaman,
içimden gelenleri geldiği gibi söylesem, bir kabahat işlemişim gibi oluyor.
ben ne zaman,
içimden gelmiyor diye sussam ekstra sessizlik oluyor. sanki birilerini incitiyormuşum gibi.
ben ne zaman,
boşversem herkesin dolası geliyor.

ben ne zaman pozitif kostümümü giyip, rolüme iyice bürünsem herkesin en sevdiği oluveririm.
ideal evlat, ideal eş, ideal anne.
şikayet etmeyen, mutlu eden, anlayışlı, düşünceli.

vesaire, vesaire, vesaire...

bugün üstümde hala pijamalarım var.
tobi jr. elinde elma, miki kulüp evini seyrediyor.
tibo elinde aslan sütü, dizi seyrediyor.
hayat, onlara güzel valla.
oooh, misss...

"Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.
CAN YÜCEL
"

fotograf - marion cotillard

gitmek üzerine...

bu sabah misi köyüne kahvaltıya gittik kızlarla. görünürde 4, realitede 6 kişiydik.
bayan göbişlerle günümüz ve gelecek kaygılarımız üzerine uzuuun uzuuuun sohbet ettik.
birken iki olmak sonra skoru üçlemek hatta dörtlemek hususundaki gösterilecek üstün cesaretten bahsettik. konuştuk, dertleştik, paylaştık. güzel ve anlamlı bir gündü.
eve geldiğimden beri adaptasyon sorunu yaşıyorum. rahatlamam gerekirken daha tahammülsüzüm. tobi jr. ile gereksiz bir inatlaşmaya girdim. o, kazandı. büskivi tabağı hala yerde duruyor. 2 yaşındaki yavru ergenimizle ilk çatışmamızı kaybettim. yenilginin üzerine üzerime bir durgunluk çöktü ki sormayın.
boşvermişliğimi de cebime koyup gidesim geldi.
eskiden cumartesi akşamları birlikteliklerin rengini belli ederdi. iki sevgili cumartesi gecelerini birlikte programlamıyorlarsa bu yakın bir ayrılığın işareti olurdu. hatta böyle bir cumartesinin ardından terkedilmişliğe şahitlik etmişliğim de vardır.
35 yaşındayım.
şairin dediğine göre yolun yarısındayım ki, şanslıysam.
5 yıldır evliyim, 2 yaşında dünyadaki herşeyden kıymetli bir kızım var. dünya bir yana o bir yana.
35 yaşındayım ve yolun muhtemel yarısına gelmiş olmanın ağırlığından mıdır bilemiyorum, bir kopuşa şahitlik ediyormuşum gibi geliyor bazen. bedenimin yükünü taşıyamayan bir ipin ucunda uçurumun kenarında sallanıyormuşum da ipin liflerinin birer birer ayrıldığını hissediyormuşum gibi.
"bir ara sokakta ölmüşüm, dün.
öylesine yani" gibi.

güneşin aydınlattığı günde, anlamlı dizelere sahipmiş gibi dörtlük yazmaktan bahsederken,
gecenin karanlığında ikilik mısralardan ziyade tekil cümlelerden oluştuğumu farkediyorum.

ergenken iki ismim olduğundan iki farklı kişi olduğum inanır, herşeyin bana karşı olduğuna inancımı körkütük besler, bir de bu ikiliğin yarattığı kara dumandan zevk alır, içime çekerdim.
çünkü öylesine özel biri olduğumu düşünerek mutlu olurdum.
erdim yetiştim kendimce ve etken yetişkin olduğumu sanarken aslında edilgen erişken olduğumu görüyorum şimdi. bukalemun gibi uyumlu olmak adına sürekli kabuk değiştiren, içindeki gerçek hislerle hindi gibi kabaran, çatal diliyle susup susup arada tıslayan ve başaşağı durmaktan mürekkebini akıtan tükenmez olarak adlandırılan tükenir bir kalem gibi hissediyorum.

yok, yok regl olma arifesi değil buna sebep.
evet üç beş sivilce çıkarttım ama bahar alerjisine veriyorum şimdilik. hormonal dışavurumun arkasına gizlenmeyeceğim bu sefer.

ne düşünürseniz düşünün.
kimsenin ne diyeceğini umursamadan, teselli beklediğimi sanmanızdan korkmadan kırk yılda bir yazasım geldi işte.
dedim ya, bu gece biraz aydınlık buralarda.

şimdi "game of thrones" izleyip, ejderhalarım olsa ne manyak bişi olurdu hayalleri kurarak uyumaya gidiyorum.
winter is coming...

15 Nisan 2013 Pazartesi

iyi bir çocuk olursan, bir gün şirinleri görebilirsin...

geçen gün feysbıkta bişi okudum. hani herkesi gün boyu beğenip, paylaştığı özlü sözlerden.
"küçükken masallar uyuyana, büyüynce de uyanana kadarmış" diye.
uyurken kızımın masumiyetine bakıyorum. canım sıkıldıkça burnumu mis kokulu gıdısına gömüyorum.
bugünlerde hem çok şükrediyor hem de içimde kabaran dalgalı ruh için biraz daha fazla sabır dileyerek bol bol dua ediyorum.
isyankarlığımı bastırıp aman çok şükür bebem sağlıklı sıhhatli diyerek pollyanna tavrıma daha bir sıkı tutunuyorum.
spora mı başlasam, yogaya mı diye düşünüp kendimi işin stres ve hırslı doğasından koparmaya itiyorum bilinçli ve azimli olarak.

kamudaki zenciliğimi bir kenara bırakmaya çalışıyori, kendimi işime veriyorum.
"hah tamam bak işte sen kendini işine ver", deyip tam aptal ama mutlu bir dünya yarattım diye sevinirken,
çaaat..

yok burada ya kalp hastası olucam ben ya sinir.
çalışsan da kötüsün çalışamasan da.
hatta boksun, bok.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails